Duyurular

KLASİK SANATLAR KARMA SERGİSİ

KLASİK SANATLAR KARMA SERGİSİ

KLASİK SANATLAR KARMA SERGİSİ Geleceğin antikalarını üreten ve üretecek olan 21 hoca ve 260 talebesi 25 Ocak 2024 Perşembe günü,Saat:15:00’da İstanbul, Üsküdar, Altunizade Kültür Merkezinde Sergi  Açıyor. 25 Ocak 2024- 11 Şubat 2024 arasında açık kalacak sergimize bekleriz…   HOCALARIMIZ Dr.AHMET ZEKİ YAVAŞ,Doç.Dr. RAŞİT GÜNDOĞDU, AYTEN PELİT, BAHAR DİNÇER, BÜŞRA ÇOBAN, DENİZ KADIOĞLU, GUFRAN CEMALİ             GÜLFE NAZİKOĞLU, HACER YAVUZ, HANDE ÖZÇIRAK, HÜLYA DEMİRKAN, İDRİS DİNÇ, MELTEM BİLGİN, MURAT ÇUBUKÇU,  NAZAN BERBERCİOĞLU, NEBAHAT KAVAK, PINAR KÜLEK, RAVZA KALDIRIM,  YASEMİN SARGIN, ZÜMRÜT VURAL ÖĞRENCİLERİMİZ  ABDULLAH ALAN, ABDULLAH VELI AHMET, ABDULLATİF BOSTANCI, ABDURRAHMAN ORUÇ, AHMET AKTEKİN, AHMET HAMZA TELEK, AKİLE DİKEN, ALİ İLKER SEÇKİN,  ARZU DİLLİ, ASLIHAN TAK, ASUMAN SOYTÜRK, AYLİN YILDIRIM, AYNUR ÇİL, AYSUN EFE, AYŞE ATAŞER, AYŞE BAŞAK, AYŞE DALARDIÇ, AYŞE GEREKLİOĞLU, AYŞE HÜMEYRA ÖĞÜL, AYŞE KAPLAN, AYŞE MAVİ ŞENER, AYŞE SANCAK, AYŞEGÜL KARAPINAR ARİF, AYŞENUR ARSLAN, AYŞİN GÜNDÜZ, BANU TORLAK, BEHİYE KAHVECİ, BEKIM NDRUKAJ, BETÜL  FATMA İLDAY, BETÜL ALBAYIN, BETÜL KUNDAKTEPE, BETÜL SILA ZEYTİN, BİLGE KARABACAKOĞLU, BURCU SAĞLAM, BURHAN DURAN,BÜŞRA ÇOBAN, CAHİDE ŞENTÜRK, CANAN NACAR, CANAN ÜNLEN, CEMRE NUR ATASEVER, CEYDANUR EDİS, DAMLA PEHLİVAN, DEMET CİHANGÜL, DERYA DİLBER, DERYA OCAK, DİLEK DEMİR, DİLNUR ÇAĞIL, DURDANA ANARMETOVA, DURSUN METE, DUYGU BRUCE,DUYGU DEVRAN, EBRAR YILDIRIM,EBRU TAŞKIN VAROL, ELİF KORKMAZ, ELİF ÖZTÜRK, ELİF PEHLİVAN, ELİF TÜRKYILMAZ, EMİLİE OSMAN, EMİNE ARSLAN, EMİNE ELİF YILMAZ, EMİNE GEÇGEL(GÖKTEKİN), EMİNE KULABER, EMİNE ÖZKAN, EMİNE SÜNGÜ YILDIZ, EMRE TÜMER,       ENGİN ÖNEN, ENGİN SANDIK,ESAT EYMEN ÇELİK, ESİN ÖZTÜRK, ESMA KÜÇÜKBAY, ESMA ÜÇLER, ESMA VARLI, ESRA YEŞİLYURT, ESRA YILMAZ, EYÜP YILDIZ, FAHRİ GÜNAYDIN, FATIMA HALAÇOĞLU, FATMA DALGIÇ, FATMA KARATAŞ, FATMA SEVİN DÜZ, FATMA SULTAN ÖZŞAHİN, FAZLİDDİN POLATOV  FERHAT RIZA MISIR, FETHİYE OKUMUŞ, FEYZA DÜZEN, FEYZA SEVİNÇ, FİLİZ ERKMEN, FİLİZ SÖNMEZ, FUNDA ALAYBEYİ, FUNDA AYDIN, GAMZENUR AKBULUT, GÖKNUR AYDIN, GÖKÇE ULUÇAY, GÖNÜL AYGÜN, GUFRAN CEMALİ, GÜLAY KUTLU, GÜLBİN KÖSOĞLU, GÜLÇİN YÜZSEVEN, GÜLÇİN KÜÇÜKADA, GÜLER COŞGUN, GÜLSÜM KARATAŞ, GÜLŞEN KILIÇKAYA, HACER EMLİK, HACER PEHLİVAN, HACER ULUDOGAN, HACER YAVUZ, HACER YILDIZ, HALE YILDIRIM, HALİL RIFAT BALCIOĞLU, HAMZA BÜYÜKYILDIRIM                   HANDE ÖZÇIRAK, HATİCE BÜRÜN, HATİCE HACI, HATİCE KÜBRA KARABAĞ, HATİCE YAREN ÖZALP, HEMİDE KARADEDE, HİLAL CANAN SADAK, HİLAL TOSUN,HURİYE SIRÇANLI, HÜLYA ASKER, HÜLYA BOL, HÜSEYİN ÖZTÜRK, İBRAHİM TÜTEN, İLKNUR EROL, İNCİ ÇAKIR, İREM İLAYDA KARASU,                   İREM ÖZHAMARATLI, İREM SALAR, İREM TÜTEN, JEYRAN NAGHIYEVA, KADİR KALKAVAN, KADİR UMMAN, KADRIYE CAN TOPAL  KADRIYE MUSLU, KAMOLA SUBXANOVA, KÜBRA KARA, KÜBRA KÖSEM, KÜBRANUR ÇEVİK KARATEKİN, LORİN ERDEM, MALİKA AHMEDJANOVA, MAŞİDE İSMAİLOĞLU KÖSE, MELEK UÇAR, MELİS SÖNMEZ, MELİHA PINAR KOÇAK, MELİKE ACAR, MELİKE TOPKAN ,MELTEM KAVİL, MERAL KILINÇ, MERAL ÖZÇELİK YİRMİBEŞ, MERVE GÖRGÜLÜ, MERVE KILIÇ, MERVE ÖZKAN BAKSI, MERYEM ARSLAN   MERYEM AYDIN, MERYEM HANNE HACI, MERYEM İSMAİLOĞLU, MERYEM KOÇ, MEVHİBE ÖZCAN, MİNA ÜÇLER, MİNE KORKMAZ MUALLA AYLAR, MUAZZEZ ULUÇAY, MUSTAFA RIFAT GÖRGÜLÜ, MÜDRİKE KARABACAKOĞLU, MÜYESSER ANBAR, NACİYE ALATLI,NACİYE NALAN GEBEŞ, NAGİHAN KELEŞOĞLU, NARGIZA SHERMATOVA, NAZLI HAZAR, NEBİ OSAYDAN, NEFİSE KUŞCUNESLİHAN TANRIVERDİ, NEŞE ÇANDIR, NEVİN KARACA, NEVRİYE BAYRAM, NİLÜFER İMAMOĞLU, NİGAR ŞEYMA ÇAMBEL DEMİR, NİHAL DUYGU BAŞARIK, NİLÜFER TEMEL, NURAN ÇOLAK, NURAN KARTAL ARICI,NURAY DERECİ, NURANE MİRSADİZADE, NURSEL KARACA, NURTEN OĞUZ, ORUCAVA GUNCEMAL, ÖZGE ÖNEM, ÖZLEM ÇANTAY DOĞAN, ÖZLEM KAYA,        ÖZNUR ÇİÇEK, PERİHAN DİLBER, RABİA MENEKŞE, RABİA YILDIRIM, RACHEL DANZIGER, RAHİME SÖNMEZLER, RAİFE GÖZDE ÇELİK, RAVZA KALDIRIM, RAVZANUR ARSLAN ,RAZİYE ÜÇLER, REYHAN TURAN, RİSOLA ABDULAZİZOVA, RUKİYE YELER, RÜMEYSA CÜRE, SAADET EYİCE,  SAFİYE AKBAŞ,  SALİH BURHAN BALCIOĞLU, SALİHA BİLDİRİCİ, SALİHA DİL, SARE ZEYNEP YAVAŞİ, SEDA ORDULU, SELDA SUN, SELMA  SİVRİKAYA, SEMA CABI, SEMA GÜLCAN,  SERPİL GÜMÜŞ, SERPİL KUTLUĞ, SEVGİ GÜNEŞ, SEVİL ULUDOĞAN, SEVİNÇ ASANOVA, SEVİNÇ GÜVEN, SUDE BAŞARAN, SÜMEYRA ALEMDAR, SÜMEYRA ÇAPADAĞ                  SÜMEYYE KABA, SÜMEYYE NUR TAŞTEKİN, ŞEFİKA DERE, ŞERİFE ÖZÇELİK, ŞERİFE ZEYNEP ARIDURU, ŞEYDA GÜLER, ŞEYMA TEKİN, ŞULE ERMUMCU, ŞULE TARI,ŞULE TUNÇ, ŞURA BİLDİRİCİ, ŞÜKRAN ARI, ŞÜKRAN EYİTÜTÜNCÜ, TUGBA KIVILCM, TUĞBA YİĞİT, TÜLİN ULAŞ ŞEN, ÜMMÜHAN HANDE ÖZÇIRAK, VALİTOV ALİM AKİMOĞLU, VEDAT KOÇ, YAKUP HALUK ÖZKAN, YASEMİN KARAOSMAN, YUSUF İÇYER,  ZEHRA ÇİZMECİ,  ZEHRA MUSTAFA, ZEHRA NUR ÖZTEL ,ZEKERİYYA HACI, ZELİHA GÜLŞEN, ZEYNEP AKAY, ZEYNEP ARSLAN, ZEYNEP ARTUN, ZEYNEP BÜŞRA ŞANLI, ZEYNEP CAHİDE ARTUN, ZEYNEP EBRAR ÇIRAK,ZEYNEP KAYA, ZEYNEP KIRLANGIÇ, ZEYNEP NOYAN,ZEYNEP ÖZTEL, ZEYNEP TOGAY, ZÜBEYDE TEKİN, ZÜLEYHA KARATAŞ,ZÜMRÜT VURAL

Klasik Sanatlarımız

Makale

Güzel Sanatlar
Güzel Sanatlar

Güzel Sanatlar

Mahmut Bedreddin Yazır’ın pek kıymetli eseri Kalem Güzeli’nden bir bölüm..   GÜZEL SANATLAR Güzel sanatlar insanda meftunluk ve hayranlık uyandıran san’atlardır ki gerçekleştirdikleri eserler ancak, hayat ve tabiatın ince bir duygu ve üstün bir sezgiye dayanan ayrı bir görüşle görülebilmesiyle meydana çıkarlar. Felsefe ve estetik tarihinde çeşitli tertiplere uğramış olan güzel sanatlar, Hegel’e göre sırasıyla “Mimarlık, heykeltraşlık, resim, müzik ve şiir olmak üzere beştir.” Bu tertipte, sanatın mimarlıktan şiire doğru yükseldiği, maddenin hafiflediği, ruhun derinleştiği, maddenin rûha doğru bir yükselişi görülür.” Bu yükseliş, insan ruhundaki tekâmül seviyelerinin birer ifadesi bulunması îtibariyle dikkati çeken bir mahiyeti hâizdir. İradesiyle maddeden tecerrüt etmesini bilmeyen ve tecerrüt edemeyen bir ruh, maddenin emri altında kalacağından irâdi tekâmüle eremez. Bilgi ve duygusunu fiilî ve amelî ve güzel bir sûrette tatbik etmek demek olan sanat lehinde, maddeyi emri altına alamayacağından güzel sanat seviyelerine de yükselemez. Halbuki güzel sanatların ve hatta umumî olarak sanatların asıl hedefleri, ruhlara maddeden irade ile sıyrılmayı ve ona dönüp daha ileri ibdâlar ve gayeler lehinde emri altına almayı öğrenerek irâdî tekâmülün yollarını açmak olduğundan, beşer ruhu ideal güzelliklere ve metafizik estetiğe ne kadar vâkıf olursa, ibdâ kuvveti o kadar hareketli, velûd ve maddÎ eşyayı emrinde kullanmak melekesi; daha ileri gayelere çevrilmek imkânını kazanacağından, gerçekleri yeni yeni ibdâlarıyla değiştire değiştire, fert ve cemiyet hayatının yükselmesine ve olgunlaşmasına daha iyi hizmet etmiş olur.

detaylı bilgi
Sanat ve Din İlişkisi Üzerine
Sanat ve Din İlişkisi Üzerine

Sanat ve Din İlişkisi Üzerine

Gerek sanat gerekse din, insana ait çok güçlü duygular olup, insanoğlunun var olduğu günden bugüne hayatın önemli bir parçası olmuşlardır. İnsana has olan bu iki duygu, her toplumda ve her çağda birbiriyle sıkı ilişkiler içinde olmuştur. Toplum fertlerinin, manevî değerlerinden kaynaklanan düşünüş ve yaşayış tarzının olması ve sanatın toplumsal bir hadise olması, bu etkileşimi kaçınılmaz hale getirir. Bu açıdan sanatkâr, inanç ve kültürü ile, içinde bulunduğu toplumun bir meyvesidir. Sanatkârın ruhunu ve hislerini yoğuran, sanat eseri oluşturacak ilhama yön veren, onun yaşadığı toplumun inanç değerleri ve kültürüdür. Bunun sonucu olarak sanatçı, içinde yaşadığı toplumdan aldıklarını kendi dimağında yoğurup, şekillendirip, topluma sanat eseri olarak iade eder. Ve yaptığı eserle toplumun manevi önderi, ruhlara gıda veren gücü haline gelir. İnsanlar o eserde yaratıcı his ve ideal bulur. Bu yüzden sanatçı ile, ortak inanç ve kültüre sahip olan toplumu arasında sürekli bir döngü vardır. Bir toplumun inanç değerleri, geçmişi, dini anlaşılmadıkça o toplumdan çıkan sanat ve sanatçı da tam olarak anlaşılmaz.  Sanat insanlığın ortak dili olmakla beraber, toplumların sanatları arasındaki renklilik ve çeşitlilik, din ve kültür faktörününden kaynaklanmaktadır. Nitekim   Aliya İzzet Begoviç; "İlim, astronominin çocuğu (Bergson) olduğu gibi, sanat da dinin çocuğudur. Eğer yaşamak istiyorsa sanat, tekrar tekrar bu kaynağına dönmeğe mecburdur.” sözleriyle bu ilişkiyi çok güzel ifade etmiştir. Bu yüzdendir ki ortak kültür ve inanca sahip insanlara, kendi inancının ışığında zuhur etmiş bir sanat eseri, daha fazla hitap eder.   inanç ve sanat ilişkisi, gelmiş geçmiş her toplumda ve her inançta açık bir şekilde varolmuştur. İslamın etkisi nasıl Hat, tezhip, ebru gibi sanatlarda kendini gösteriyorsa, diğer milletlerin sanatında da kendi inançları o kadar etkilidir. Yüzyıllar boyunca batılı sanatçılar aynı dinî heyecanla, Hz. İsa ve Hz. Meryem’in, meleklerin ve diğer peygamberlerin heykellerini yapa gelmişlerdir.  Rönesans'ın en büyük sanat eserlerinde hemen hemen istisnasız dinî konular işlenmiştir. Antik Mısır’da sfenksler, kutsal ve keskin kurallarla yaşatılan Hint Sanatı, Kızılderililerin dinî törenler esnasında kum üzerine renkli resimler çizmeleri, din-sanat ilişkisinin gücüne birer örnektir. Aynı etki mîmarî alanda da göze çapmaktadır. İslamda olduğu gibi diğer milletlerde de gündelik yaşam alanlarından ziyade dinî yapılarda tezyînat ve sanat göze çarpmaktadır. Kilise ve bazilikalara,tapınaklara yapılan ihtişamlı cepheler, oymalı işlemeli sütunlar, ikonlar ve fireskler dîni duyguların sanattaki gücünü sembolize eder.  Mimarî sanat, istisnasız her kültürde en yüksek dereceye mabetlerde ulaşmıştır. Bu, Hindistan ve Kampuçya'daki iki bin senelik tapınaklarda, İslam dünyasında camilerde, Kolumb öncesi Amerika'nın mabetlerinde olduğu kadar, 20. asırda Avrupa ve Amerika'da inşa edilen kiliselerde de geçerlidir. Dinin sanatla bu denli içiçe olmasının bir sonucu olarak, Doğu sanatıyla Batı sanatı arasında her şeyden önce, dinden veya dini anlayıştan kaynaklanan temel bir farklılığın olması gerekir. Nitekim islama mensup toplumlarda heykel sanatının rağbet görmeyip yayılmaması, islamın heykele olumsuz yaklaşımı ile açıklanabilir. Aynı şekilde Hat sanatı tamamen  din kaynaklıdır. Bu bağlamda İslam medeniyetinde dinî ve içtimaî ihtiyaçların biçimlendirdiği sanat dalları arasında, hat sanatının İslamın sembolü ve en güçlü ifadesi olması bakımından ayrı bir yeri vardır. Allah’ın kelâmı olan Kur’an-ı Kerim’i en güzel şekilde yazma gayret ve heyecanı sonucu Hat Sanatı neşvünema bulmuştur.  Bu yüzden hat sanatı oluşumu bakımından hem diğer İslam sanatlarından hem inançtan etkilenen diğer milletlerin sanatlarından ayrı bir yerdedir. Bu nedenledir ki Hat sanatı, diğer bazı süsleme sanatlarının doğuşuna da vesile olmuştur.   Arap yazısını herhangi bir alfabe olmaktan çıkarıp, Hüsn-i Hat olarak sanat seviyesine yükselten etki, kutsallıktır. İslamın yazıya, kaleme verdiği değerin ve onları kutsal kabul edişinin bir meyvesidir Hat sanatı. İnsanın içinde var olan sanat duygusu ile de yoğrulunca ortaya asırlara meydan okuyan eserler çıkmıştır. Dinin insana güzel olanı teşvik etmesinin yanı sıra, insan güzele meyyal olarak yaratılmıştır. Güzel ses, güzel yüz, güzel bir doğa karşısında heyecanlanmamız, ruhumuzu hoş duyguların  kaplaması tabiatımızda vardır. İslam insanın içinde var olan bu  bediî duygulara yön verip sanatın tezahür etmesinde teşvik edici rol oynar. Aynı zamanda sanatlı yaşamayı, her işimizi güzel yapmayı tavsiye eder. Nitekim renk ve biçim güzellikleriyle süslenmiş kainat, devasa bir sanat eseridir. Ve bu yüce dinin peygamberi “Allah güzeldir, güzeli sever” buyurur. İslam insanlara hayatın her alanında güzelliği yaşatmasını ve diğer insanlara güzel yaşayışıyla örnek olmasını tavsiye eder. Bu doğrultuda bir müslüman hassas, duyarlı, her daim güzeli arayan ve güzeli gören ince bir ruha sahip olmalıdır. İslamın bu tavrı, sanatı ve sanatçıyı destekleyici, teşvik edici bir kuvvettir. Yeryüzünde insanları en fazla etkileyen, yüzyıllar boyunca kendine hayran bırakan şaheserlerin çoğu, dini duygularla,inancın gücü ve enerjisiyle ortaya konmuştur. Sanatkârlar bu duygularla günümüze kadar şaheserler oluşturmuştur. Bundan sonra da inancın esintileri sanatkârların kulağına ilham fısıldamaya devam edecektir.                                                                                                             Tuba Ruhengiz Azaklı 

detaylı bilgi
Kamil odur ki; koya dünyada bir eser, eseri olmayanın yerinde yeller eser
Kamil odur ki; koya dünyada bir eser, eseri olmayanın yerinde yeller eser

Kamil odur ki; koya dünyada bir eser, eseri olmayanın yerinde yeller eser

                                                                                                                                                                                                                             (Hz. Mevlana) İ.Ü. Klasik Türk Bezeme Sanatlar Atölyesi tarafından hazırlanan, “Hanım Sultanların Ebedi Nakışları” sergisini gezerken, bir eserin üzerindeki Osmanlı Türkçesiyle yazılmış olan yukarıdaki ibare dikkatimi çekti. Doğrusunu söylemek gerekirse beni hayli etkiledi ve düşündürdü. Birden kendimi çok ama çok şanslı hissettim. Çünkü yıllarım bu tarz eser bırakan sanatkârların çevresinde geçmişti. Bir anda şiir, mûsikî, edebiyat, sanat, ilim, irfan sahibi birçok değerli şahsiyet gözümün önünden geçti. Bir kısmı çoktan ebediyete göç etmiş olsalar da sohbetleri, söyledikleri hâlâ kulaklarımdaydı... Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre’nin “cancağazım” diye insanı adeta kucaklayan sözleri… “Dün gece mehtaba dalıp hep seni andım Öyle bir an geldi ki mehtab seni sandım Sevgili rüyana mı aldın beni bir dem Öyle bir an geldi ki mehtab seni sandım” hüzzam şarkı, bestekârı Semahat Özdenses’in kendi sesinden kulaklarımda ve rûhumda yankılanmakta… Prof. Dr. Beynun Akyavaş’ın “Çalar Saati”nden hafızama kazınmış güzel satırlar… Kibarlık ve beyefendilikte en güzel örnek Sabahattin Zaim Hoca’yı nasıl unutabilirim… Keza ismiyle özdeşleşmiş Hattat Hasan Çelebi’nin asil duruşu ve çelebiliği… Daha niceleri, ilim ve sanatlarının gerektirdiği ağır başlılık, zarafet ve vakar ile bütünleşip, bizlere de örnek teşkil etmekteler. Dolayısıyla yazının başında bulunan, Hz. Mevlâna’nın işaret ettiği kâmil insan olma vasfını eserleriyle isbatlamış nadide insanlar hepsi de… Bütün bu güzel insanları ve güzelliklerini Üsküdar’da tanıdım, Üsküdar’da yaşadım. İlim ve sanat erbâbının buluşma noktası Üsküdar’da... İlim, kültür ve sanat Üsküdar’a yakışıyor ve özellikle sanat, dönüp dolaşıp Üsküdar’ı buluyor. Belki de Üsküdar’ın kadim İstanbulluluğu, bir hanım zarafetiyle gelenleri kucaklaması ve ilham membaı olması bu buluşmaya zemin hazırlamakta… Üsküdar demek; mor salkım demek, Üsküdar demek; selvi gölgesinde Hattatlar Sofası demek, Üsküdar demek; Kız kulesi demek, Üsküdar demek; lâle demek, Üsküdar demek; ebrû sanatının membaı demek, Üsküdar demek; ilim demek, kültür demek, sanat demek… Elini her attığında bir sanatçıya dokunmak, attığın her adımda bir sanatçı ile kucaklaşmak demek… Üsküdar demek rûhunu huzûra kavuşturacak ilim meclislerine, sanat faaliyetlerine yakın olmak, ister istemez kendini içinde bulmak demek… İşte, İstanbul Klâsik Sanatlar Merkezi; bütün bu özellik ve güzellikleri müşahade edebileceği, sanat faaliyetleri ve seminerlerle gönüllerin zenginleşeceği bir eğitim mekânı olarak, Üsküdar’a yakışır bir güzellikte, karşımızda. Osmanlı’nın zarafetini, İstanbul’un inceliklerini, Üsküdar’ın sehâvetini hem sanatta hem de rûhumuzda yaşamak ve yaşatmak üzere… Altı katlı binada; hat, tezhip, ebrû, minyatür, ká¾±tıÊ», cilt, çini, naht, kalemişi, kakma, Edirnekârî, kündekârî vb. sanat eserlerinin sergilendiği galerinin yanı sıra, bu sanatlarla ilgili eğitim ve seminerlerin verileceği salonlar bulunmakta. Yapılacak eğitimlerle sanat öğretmekle birlikte, medeniyetimize vâkıf, bizi biz yapan değerlerle donanmış, eserlerine gönül zenginliklerini yansıtabilecek bireyler yani gerçek sanatkârlar yetiştirilmesi hedeflenmekte… Hattat Ahmet Zeki Yavaş’ın bu güzel gâyelerle kurmuş olduğu merkez; sanata, sanatçıya ve sanat öğrenmek isteyene verilen değeri gözler önüne serercesine itina ile döşenmiş ve sanatseverleri kucaklamaya hazır beklemekte… Günümüzde klâsik sanatlarımızın hâmisi olmayı amaçlayan İstanbul Klâsik Sanatlar Merkezi’ne girdiğinizde sanatın huzur iklimi sizi sarıyor. Eserlerin ruh halinize yansıması, sanatın insana çok şeyler katabileceğini düşündürüyor size... Yaşayan sanatkârların en nâdide eserlerini, bu galeride seyrederken rûhunuzun kanatlandığını hissediyorsunuz. Bu hissiyatı devam ettirmek, yaşamak ve yaşatmanın yolu da, güzelliklerle dolu merkezin eğitimlerine katılmaktan geçiyor. Sanatı edep ve erkânıyla öğrenip, kemalâta eren sanatkârların yetişerek ölümsüz eserler bırakması dileğiyle…                                                                                                                                                                                                                                                                 Belgin Bolu

detaylı bilgi
ÇİÇEK DERMAN HOCAMIZLA TEZHİP SANATI ÜZERİNE SOHBET
ÇİÇEK DERMAN HOCAMIZLA TEZHİP SANATI ÜZERİNE SOHBET

ÇİÇEK DERMAN HOCAMIZLA TEZHİP SANATI ÜZERİNE SOHBET

-Çiçek Derman Hocam, tezhip sanatıyla ne zaman ve nasıl tanıştınız?  -Tezhip sanatıyla, Dr. Süheyl Ünver hocamın Bayezid’deki Merkez Bina’da bulunan atölyesinde, liseyi bitirdiğim 1962 yılında tanıştım. Bu sanata hayranlığım ve muhabbetim bugüne kadar artarak devam etti ve 43 yılını tamamladı. Bunca yıl sonra şuna inanıyorum ki; sanat, eğer severek yapılırsa insana hayat verir, ama neticeye varmak istiyorsanız, sizin de ona hayatınızı vermeniz icâb eder.   -Sanat görüşünüzü anlatır mısınız? -Sanat, Allah’ın bazı kullarına nasip ettiği bir kabiliyettir. Tabi ki eğitim ile bu meziyet geliştirilmelidir. Ama ne kadar eğitim görürse görsün, eğer kabiliyeti yoksa netice almak imkânsızdır. Gelenekten gelen izleri koruyarak, ama bu günün zevkiyle eser verilmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü gelenek dünü olan demektir. Bugün de var olması, çağın ihtiyaç ve zevkiyle yoğrularak mümkün kılınabilir. Kanaatimce, sanata yüzyılların kazandırdığı ana kaideler her zaman korunmalıdır. Sanat, asırlara rağmen kalıcı olandır. Klasik sanatlarımız içinde bin yıldan fazladır varlığını sürdüren Tezhip Sanatı, uzun bir zaman, sabır ve kabiliyet ister. Bu sanatın uygulamasında kullanılan yegâne âlet fırçadır. Ama o fırça şayet ehil elde olmazsa, eser meydana getirmek imkânsızdır. Fırçaya aklınızın yanında eğer gönlünüzü de katmazsanız neticeye varamazsınız. Bence Sanat ibâdet hazzıyla gerçekleştirilirse alınan sonuç muhteşem olur. -Sizce sanatkâr nasıl olmalıdır? -Sanatkâr, kendisinde var olan bu kābiliyetin emânet olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Büyüklenip gurura kapılmak yerine, bunu her an kaybedebileceğini düşünerek bu emaneti geliştirmeli ve çok iyi korumalıdır. Kendisine verilenin şükrü içinde olmalıdır. Dedelerimiz kendisine daima tabiatı örnek almıştır. Eserini hazırlarken sadelik içinde güzelliği aramış ve tabiata ters düşmemeye gayret etmiştir. Dr. Süheyl Ünver Hocamız bizlere sık sık şu örneği verirdi: “Çevrenizdeki meyve ağaçlarına bakın. Bir kiraz veya portakal ağacı düşünün. Dalları mis kokulu çiçeklerle veya meyvelerle dolu olsun. Böyle bir ağacın yanından gelip geçenlere bağırdığını hiç duydunuz mu? Ama lisân-ı hâl ile: –Koşun, gelin, bakın ne güzel kirazlarım var, mis gibi kokan meyvelerim var. Çiçeklerimin rengine, kokusuna gelin. Başka nerede böyle güzeli bulunur?” demektedir. İşte hakîki sanatkâr da eserini tabiattaki gibi sessiz sedasız vermelidir. Reklâma ihtiyacı yoktur. Az da olsa, farkına varıp değerini bilenler bulunur. Rikkat Kunt Hocam da bizlere sık sık ; “Sanatınızı üzerinizde taşıyın. Bu, eser vermekten daha zordur. Ahlâkın bezenmesi, esas hedefiniz olmalıdır.” diye nasihat ederdi. Hocam Muhsin Demironat da “Sanat ahlâkın tasfiyesidir.” derdi. Sanatla uğraşan kötülük yapmaz, kimsenin kuyusunu kazmaz. Bütün gayesi daha güzeli, daha iyiyi bulmak içindir. -Eser yaratırken nasıl bir ruh hâli içinde olursunuz? -Bizlerin birer ayna vazifesi görerek, eser yarattığımıza değil, yansıttığımıza inanıyorum. Yaratmak sadece Allah’a mahsustur. Kanaatimce sanatkâr, tabiatın içinde ezelden vâr olan güzelliği bulup ortaya çıkarandır, yâni keşfedendir. Sanat, tabiatın içinde gizlidir. Ama ortaya çıkması için insana ihtiyacı vardır. İşte bu güzelliği ortaya çıkararak dokunulabilir, görülebilir ve duyulabilir hâle getiren sanatkârdır. Nitekim Türk sanatkârı tabiatı örnek alarak desen hazırlarken de aynen kopyadan kaçınmış, üslûplaştırarak çizmiştir. Bu yolun sanat dünyasında bir dönüm noktası olduğuna inanıyorum. Ne tabiat aynen kopya edilmiş, ne de tamamen zıt düşen şekiller çizilmiştir. Lâkin esere bakıldığında hem tabiatı, hem de sanatkârı görmek mümkündür. -Günümüzde Tezhip Sanatının uygulanışı hakkında neler dersiniz? -Arapça’da “altınlamak” mânâsına gelen tezhip kelimesi, zahmetlice ezilerek fırçayla sürülecek hâle getirilmiş olan varak altın ve muhtelif renklerin kullanılmasıyla gerçekleştirilen bir kitap sanatıdır. İsminden de anlaşılacağı üzere asıl maddesi hakiki varak altındır. Tezhip, mutlaka altın ile yapılmalıdır. Günümüzde altın yerine kullanılan yaldız aynı neticeyi vermemektedir. Bir de tezhipde iyi netice almak için âharlı kâğıt kullanılmalıdır. Bunların yanı sıra en önemli noktalardan biri de tasarım ve işçiliktir. Bu ikisi bir arada olduğu zaman, gerçekleştiren kimse eserin sahibi olur. Sanat olabilmesi için tasarım şarttır. Konuşmamın başından beri bu sanatın uzun zaman isteyen zor kazanılan bir sanat olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Şimdilerde üç aylık kurs görüp kartvizitine “müzehhip” diye yazdıranlar var. Sanatta son noktaya ulaşmak için insan ömrü kâfi değildir. Ben hâlâ öğrenmeye çalışıyorum. Zaten “oldum” dediğiniz an, geri dönmeye başlarsınız. Sanat, yapana önce edeb, sonra da sabır kazandırmalıdır. Şan, şöhret ve para için sanat yapılmaz. Özellikle gelenekli sanatlar, tarihimizde benliği yok etmek için basamak olarak kullanılmıştır. Hakîki sanatkâr olmak eğer gâyemiz ise, bu sanatı öğrenmek isteyen gençlere şu sözlerimle seslenmek istiyorum; Sanat vakıf gibidir, tâlibine karşılıksız öğretilir ve verdikçe artar. Sanatınızı, bir çocuk yetiştirir gibi özenle geliştirin. Aksi halde sıradan bir sanatçı olursunuz. Tarihimizde sanatkâr eserini satar, fakat sanatını satmaz. Öğrenen, hocasının hakkını, sanatı bozmadan kendinden sonraki nesle öğreterek öder. Bu anane sanatın bozulmadan bugüne kadar devamını sağlamıştır ve sadece gelenekli sanatlarımız için geçerlidir. Bu sebeple, hoca-öğrenci münasebeti 3-5 yıllık değil, ömür boyudur. Asırların koyduğu bu gelenek, bugün Kubbealtı Nakışhanesi’nde aynen devam etmektedir.   ***** Sanatın bütün güzelliklerinin şahsiyetinde toplandığı Prof.Dr Çiçek Derman hanımla sanat üzerine yapılan bu söyleşinin üzerinden birkaç yıl geçmiş olsa da aynı enerji ve aynı düsturla yeni sanatkârlar yetiştirmek üzere İstanbul Klasik Sanatlar Merkezindeyiz. Tek gayemiz iyi sanatkârlar yetiştirmek. Kendisi de hat sanatkârı olan, Ahmet Zeki Yavaş’ın kurduğu bu merkez adeta bu amacın mümessili konumunda..Ne diyelim eskilerin dediği gibi “Sa'yiniz meşkur olsun”                                                                                                                    İstanbul Klasik Sanatlar Merkezi

detaylı bilgi